Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu: yakamoz3646
Eser Sıra Numarası:200213eser17




                                                    SAĞIM SOLUM ÖNÜM ARKAM
      Şimdi herkes elindeki telefonu bırakıp, gözlerini kapasın. Bir ilaç hayal edelim. Fakat bu ilaç bildiğimiz haplardan veya kapsüllerden farklı, çok farklı. İlaç denince, aklımıza iyileştirmek gelir hep nedense. Bizden alıp götürdüklerinden ziyade kazandırdıkları önemli gelir bize. Bu ilaca insanlar hasta olduğu için değil de yalnız oldukları için ilgi gösteriyorlar. Üstelik onları iyice yalnızlaştırdığının farkına bile varmadan. Kendi yarattığı hastalığı kendi iyileştirmeye çalışıyor.
Yan etkileri mi? Yalnızlık, doyumsuzluk, hastalık. Oluşturduğu düzenin içerisinde bir başka düzeni yok edebilecek güçte üstelik. Bu ilacı hepimiz istisnasız kullanıyoruz; doğarken, yaşarken, ölürken... Zararını bildiğimiz halde bu noktada birbirimizi teşvik ediyor, birbirimize hediyeler sunuyoruz. Öyle bir şey ki konulduğu kabın şeklini alıyor. Peki bunun hiç mi faydası yok derseniz, var tabi. Ama susuzluğumuzu giderecek diye bir zehri övmek olmaz.
Dünyamız öyle bir hal aldı ki, onun sadece dönmesine izin verir olduk. Onun bize hükmetmesi gerekirken, biz ona hükmetmeye başladık; onu fazlasıyla yorduk. Bir nesli yok etmek, bir kumandanın ucunda artık. Dünya bu ilacın körleştirdiği varlıkların eline kaldı. Öyle bir hal aldık ki ondan vazgeçmek sonumuz olacak diye düşünüyoruz. Her şey elimizin altında, sağımızda, solumuzda, cebimizde, evimizde… Birinden mahrum kalsak beynimiz uyuşuyor, savunmasız hissediyoruz kendimizi. Onlar yakında çalışmamıza bile izin vermeyecek ve bizler tembelleşeceğiz, gittikçe, onları sahiplendikçe. Peki daha sonra ne olacak? Yalnız kaldıkça ne yapacağız? Diyelim ki ışınlandık. İşte o zaman en sevdiklerimizin yanına gidelim. Ve su gibi akıp giden zamanı lehimize çevirelim. Yalnız mı kaldık? Aşık olalım. Ele geçmeyen bu tek duyguyu makineleşmemiş kalbimizde yaşatmaya çalışalım.
Gökyüzü artık yükselen betonlardan görünmez oldu. Onlara bina demek olmaz. Bildiğimiz beton yığını onlar. Bizleri içine hapsetmiş soğuk taşlar. El ele verip güneşi tekrar saçabiliriz etrafa oysa. Yanan bir mumun ışığında uyumak, telefonun ışığında uyanmaktan daha iyidir. Gözlerimiz kör olabilir ama beyinlerimizi körleştirmeyelim, köleleştirmeyelim. Okuyalım. Tozlu raflarda kaderine terk edilmiş sayfalarca emeği okuyalım. Kitaplara susayalım. Bir internet sayfasına dokunamayız, sayfalarını hissedip etrafa yayılan, bizi hayallere yolculuk ettiren o manevi kokuyu hissedemeyiz. Makinelerin içerisinde kilitli kalmak yerine kitapların özgürlüğünde uçabiliriz. Hangi makine bize dert ortağı olabilir? Veya hangi makine bize sevgi gösterebilir? Her şey geliştikçe biz de bir o kadar ilkelleşiyoruz. Ellerimiz bizim fark edemeyeceğimiz kelepçelerle bağlanıyor. Sanattan, ustalıktan uzaklaşıyoruz. Emeği yüzündeki çizgilere yansımış sanatkârlarımız bir kara deliğe kapılmış gibi tek tek kayboluyor gözlerden. Kelepçelerin anahtarı düşündüğümüz kadar uzakta değil, tam göğüs kafesimizin içinde. Biraz zorlasak tüm zincirleri kırabileceğiz. Sadece sanatı değil, yazmayı da unutmuşuz. Düşünceler hastalığa kapılmış, gün geçtikçe eriyor. Ve biz yazmalıyız değil yazmak zorundayız artık. En büyük destekçimizi, ailemizi, bir bilgisayar, bir telefon mesafesi uzağında tutmamalıyız. Her şey elimizin altındayken, onların yanımızda olduğunu, onlar olmadıklarında pişmanlık duyarak anlamamalıyız. Yapay bir hayat sürmek yerine elimizden geldiğince doğanın eteklerine sarılmalıyız.
       Kısacası olmak zorunda olduklarımızı değil olmak istediğimiz şekilde yaşamalıyız bu sözde gelişmiş yapay dünyada. Kökleri kurumuş değerleri ilacı ulaşamadığı yerimizle, kalbimizle sulayıp yeşertmeliyiz. Unutmayalım ki ilaç sadece ayakta, sevdiğimiz şeyler hayatta tutar.