Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu: telvin1923
Eser Sıra Numarası:200213eser05




                                                       ÇAĞDAŞ HAŞERE

    ‘’Ali, bütün gece deliksiz uyudu. Sabah kalktığında dedesinin yaptığı gibi elini yüzünü yıkamıyor, yanı başında duran krom parmaklar bu işi derhal hallediyordu. Karnı bir tablet ile doyuruluyor, gazeteyi kolundaki çip ile hafızasına aktarıyor, anne şefkatiyle formatlanmış(!) bir teneke yığını, uyanacağı saatte kıvırcık saçlarını okşuyor, tuvaleti ayağına kadar geliyordu. Bugün ne yapacağını düşün… Düşün… Düş…’’

Kestikkk! Neden mi? Çünkü olayların geçtiği dünyada ‘’Düşünmek’’ adlı bir faaliyete ulaşılamadı.
Teknolojinin hat safhaya ulaştığı ve insanın çalışmaya bile gereksinim duymadığı o çağın dünyasında, insanoğlu, bu noktaya gelişinde takındığı bir tavır yüzünden, onu o ve çağı çağ yapan şeyi de teknolojinin çelikten ellerine teslim etti: Düşünmek..Günlük hayatın telaşesinde fark edemesek de hayatımızı devam ettirebilmek için gereksinim duyduğumuz birtakım somut ve soyut ihtiyaçlar vardır. Bunların en gerekli olanlarına da ‘’temel ihtiyaçlar’’ diyoruz. Mesela devamlılığını sağlamak isteyen insanoğlu için günümüz şartlarında en temel ihtiyaçlardan biri paradır. Çünkü yaşadığımız çağda çoğu ihtiyacımızı giderebilmenin anahtarı, bu dört harfin içinde gizlidir. Fakat günümüzde, devamlılığını sağlamak için para kazanma yolunda taşın bile suyunu sıkan insanoğlu, arta kalan vaktini en ‘’iş’’siz şekilde değerlendirmeye başladı. İşte bu noktaya dikkat etmemiz gerekiyor.

Aracı amaçlaştıran bu tavrın sonucu olarak da çağımızın geldiği noktada insanların azımsanamayacak bir kısmında ‘’tembellik’’ dediğimiz salgın bir hastalık başlamıştır. Televizyon daha rahat kumanda edilsin diye geliştirilen uzaktan kumandalara uzanmak bile büyük bir yük olarak görülmektedir. İki sokak ilerideki bir markete araba ile gidilmezse gökten taş yağabilir. Hatta bu hastalığın boyutu öyle noktalara ulaşmaya başlamıştır ki ‘’Yemek yemekten yoruldum. Çenemi kıpırdatasım yok!’’ diyen insanlara bile günlük hayatta rastlıyoruz.

Toprağının asfalt, tepesinin kaldırım, çiçeğinin trafik lambası, ağacının gökdelen olduğu bu çağda yaşamanın verdiği yorgunluğun somut yansımaları, maalesef ki, soyut dünyamıza da yansımadan edemiyor artık. Hayatın, satır aralarında bize sunduğu narin manzaraları gözden kaçırıyor, uyuşuk ve isteksiz bir ruh haline kapılıyor, evimizdeki koltuklara yığılmak için doğmuş bedenler gibi hareket ediyoruz. Geldiğimiz bu noktadan kurtulmaktansa bu noktayı geçiştirecek çözümler arama derdinde olduğumuz için bu gidişatımız gittikçe hızlanıyor. Bu yönümüzle tedavi için doktora gitmeyip eldeki hapı, şurubu değerlendiren bir hastaya benziyoruz. Eh, ihtiyaçlar geçiştirmeler için olunca teknolojiye de bu şekilde yön veriyoruz.Bu tavrımız yüzünden, geçtiğimiz yıllarda pek çok şey yitirdik. Yitirmeye devam ettiğimiz en önemli şey de düşünmek. Çünkü bu noktaya gelişimizdeki düşünme etkinliğinin anlamını unutmaya ve ilerlemek, kendimizi geliştirmek ve gerçekleştirmek için ‘’düşünme’’ işine çırak olmamız gerektiği bilincini yitirmeye başladık. Kısacası çağın verdiği zihinsel yorgunluğa kapılarak düşünmeyi bile kendimize bir iş olarak görür olduk. Bu tavır öyle boyutlara geldi ki, her şeyi bizim yerimize düşünecek bir robotun hayalini kuranlarımız bile var. ’Akıllı’ yaptığımız telefonlar ve diğer teknolojik eserlerimiz, bu geçiştirme ve hazıra konma tavrı nedeniyle, niteliklerimiz, değerlerimiz ve alışkanlıklarımız üzerinde olumsuz başkalaşımlar yapıyor; fakat fark edemiyoruz. Her geçen gün ‘’araç’’ olanı ‘’amaç’’ yapmaya devam ediyoruz.Hazıra konma derdi nedeniyle beynimizin belli kısımlarını kullanmamaya başladığımız, Dr. Aysel Gürsoy gibi, bazı nörologlar tarafından açıklanıp duruyor…Bu hazıra konma alışkanlığı yüzünden, elde ettiklerimiz değersizleşiyor, çünkü üzerlerinde uğraşımız yok. Hayatı, en uğraşsız gördüğümüz ‘’görme’’ ve ‘’işitme’’ duyuları üzerine kurmaya devam ederek ‘’koklama’’, ‘’dokunma’’, ‘’tat alma’’ ve ‘’hissetme’’ gibi yetilerimizi ilkelleştiriyoruz. Tavrımızın gidişatı nedeniyle de teknoloji, bir süre sonra, çağdaştan ziyade ilkel insan türleri doğurabilir. Çünkü bilim dediğimiz ve bizi ileriye götürecek olan yolu aydınlatan o meşale, insanoğlunun tecrübi üretimidir. Tecrübe etmeyi makine yağına aşık sistemlere bırakacak olursak, teknolojinin ve kendimizin efendisi olmaktan çıkmaz mıyız artık? Kendisini ilerleten damarı kesen biri, artık ileriye gidebilir mi?

‘’İş’’ gördüğümüz şeyleri yanlış seçmemiz ve bu işleri ortadan kaldırmaya gereksinim duymamız, kaçınılmaz olarak, aracı amaç kılacak ve sonucunda da dört duvar ve bir ekrana hapis kuşaklar karşımıza çıkacaktır.Yani günümüzdeki tavrı bu olan insanoğlunun tüm gereksinimlerinin karşılanacağı bir çağda, bugün ‘’iş’’ olarak görmeye başladığı ‘’düşünme’’ etkinliğinin ve onu bu noktaya getirdiğini unuttuğu yetilerinin de doğal olarak yeri olmayacaktır. Bu farkı fark edemeden teknolojiyi ilerleten insanoğlu, kendisini körelteceğinin farkında değildir. Çağımızdaki bu tavır ve geçmişten gelişi unutkanlıkla geliştirdiğimiz teknolojinin insanların tüm gereksinimlerini karşılayacağı bir dünyada, doğal olarak, bugün masa başı işmiş gibi görmeye başladığımız ‘’düşünme’’ etkinliğinin de yeri olmayacaktır. Öyle bir çağdaki insanlar, kaybettikleri nitelikler ve değerler nedeniyle seçim yapamaz, üretemez, işlevsiz bir et yığını haline gelecektir. Yeryüzü, mezbahadan alınmış bir kesitten daha fazlası olmayacaktır.Böyle bir çağda yaşam seçimi yapabilecek nitelikte bir insan olmayı başarabilmişsem, ömrümü bu gerçeği insanlara anlatmak, farkı fark ettirmek, kaybedilmiş yetileri, değerleri ve nitelikleri yeniden kazandırmak için harcamadan edemezdim. Biraz çılgınca bile olsa, teknolojiyi insanları yeniden üretken hale getirecek ve çalışmaya sevk edecek seviyeye indirmeyi bile denerdim.Sonuçta işlemeyen demir pas tutacaktır ve pas tutmuş bir insanlar âlemi, insaniyetin eleminden başka bir şey olamayacaktır.

Ruhsal olarak gereksinim duyduğumuz şeyler olan müzik, dans, sevgi… Bunların bir demir yığını tarafından karşılanacağı çağdaki insanların hali, ruhu cımbızla çekilmiş bir et ve kemik yığınından daha başka olabilir mi? Hangi teknoloji kültürümüzdeki neyin ve ona üfleyerek hayat veren neyzenin yerini tutar da ruhsal gereksinimimiz olan o ezgileri bize verebilir? Yeryüzünü ve tarihi, gereksinimlerinden hareketle çekip çevirmiş olan insanoğlu, doğuşundan bu yana yaptıklarını elinin tersiyle itmiş olmaz mı bu şekilde? Tüm bunlara rağmen, teknolojiyi yukarıda bahsettiğim tavırla geliştirmeye devam ederek tüm gereksinimlerimizi giderecek noktaya getirmişsek, cıvatalı Pakizeler uğruna doğuşumuzdaki amaçtan taviz vermişiz demektir. O çağın dünyasında, ruhunu ve aklını aldırmamış olan bir insan, bu gerçekleri anlatmayı seçmemişse, insanlığa gözlerini yummuş demektir.Günümüzdeki tavrımızın ileri vadesindeki böyle bir ortamda, düşünen insanın seçimi, insana insanlığını hatırlatarak gereksinimlerini gereksiz hale getirerek değil, onları gidererek ilerlemesi gerektiğini anlatmak olmalıdır. Bunu kendisine farz kabul etmeli ve yaşamını bu seçime adamalıdır. Böyle bir çağa geldiğimizde, dilerim ki insanları titretip kendine getirecek o kahramanlardan biri oluruz.

    Teknoloji devrim yaratır mı bilinmez; ama tavrımız bu yönde olmaya devam ederse evrim yaratacağı kesindir.Akıllı telef…Hayır, hayır; insanların, bu gerçeği fark etmesi dileğiyle!