Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu: orkide1596
Eser Sıra Numarası:220213eser17




                                                 KAYBETTİĞİMİ KAZANIRKEN…
      Benim gençliğimde, insanların dilinden düşmeyen bir söz vardı: “Zaman su gibi akıyor…” Fakat bugün bulunduğum yerden geriye dönüp bakıncaya dek, bu sözün haklılığını düşünmemiştim. Oysa artık biliyorum ki, yıllar çok çabuk yenileriyle değiştiriyorlar kendilerini…
Bu algılayışla fark ettim ki, son kırk senede her şey değişti. Zamanı algılayışımız bir yana, artık ne konuşmalar ne de dostluklar eskisi gibi… Ve ben, tabiri caizse tarihe ön sıralardan şahit olmama rağmen gerçekleşenleri algılamakta zorlanıyorum. En çok da kendimi kaybetmiş olmanın pişmanlığını taşıyorum içimde… Neden mi? İnanın nasıl anlatacağımı bilemesem de, en baştan başlayacağım. Çünkü artık, başımızdan geçenleri anlatmayı kendime görev edindim. Çünkü artık, aynı benim gibi kendini kaybeden insanlara bir şans vermek gerektiğini anladım. Oysa biliyorum ki, günümüzün birçok insanı geçmişi hiç hatırlamıyor; ama herkes hatırlamak zorunda…
Otuz sene önce her şey farklıydı. Herkesin geleceğe dair hayalleri, istekleri vardı. Tabi ki benim de… Doktor olmak, Amerika’da okumak istiyordum. Amaç insanlara yardım edebilmekti. Fakat ne yalan söyleyeyim “yurtdışı” kelimesinin bile o zamanlar farklı bir havası vardı.Nihayet üniversite zamanı geldiğinde, umutlarım karşılık bulmuş, istediğim okula kabul edilmiştim. Uçağa binmek üzere havaalanına gittiğim zaman en zoru ailemden ayrılmak olmuştu. Yine de kendimi hiç olmadığım kadar güçlü ve geleceğe yakın hissediyordum… Her şey olağanüstü derecede mükemmel olsa da, hayat normaldi… Fakat bir iki yıl geçmeden tüm bu normallik bozulmaya başladı: Dönemin teknoloji devi ülkeleri, bekleneni gerçekleştirmiş ve üretilen en yüksek teknolojideki robotu bir araya getirmişlerdi.
Robot piyasaya sürülmüş ilk halinde, ev hanımı insanların arzu ettiği gibi ev işlerini; çalışanların hayal ettiği gibi de, basit ofis işlerini yapabilen bir makineydi… Ancak bu robotlar, orta gelirli bir ailenin ulaşılabilirlik düzeyinin hayli üzerindeydi. Oysa gerçeği zamanla idrak ettik: Teknolojide “yeni” oldukça, “eski” tanımı değersizleşir. Böylece diğer robot satışa sunulduğunda ilki insanlar için daha “kolay” bir hale gelmişti.İkinci üretilen robot, sanal bağlantısı, müzik-televizyon seçeneklerinin yanında çok, çok daha büyük bir artıyla girmişti hayatlarımıza: Günlük kişisel işlerin halledilmesi… Saçınız mı taranacak, giyinecek misiniz, karnınız mı aç? Bütün çözümler bu robottaydı... Böylece, ikinci robot çıktığında ben de, ev arkadaşlarımla birlikte eskisinden almaya karar vermiştik. Zira okulda çok yoruluyorduk. Bir de evdeki temizlikle mi uğraşacaktık, değil mi?
Para biriktirip robotu aldığımızda o kadar rahatlamıştık ki günlük vaktimiz iki katına çıkmış gibiydi. Fakat şimdi düşünüyorum da, sanki iki kat da körleşmiştik, körleşmiştim. Bir müddet sonra robotu kimin kullandığı, fatura ödenmesi gibi durumlar hakkında kavga etmeye başladığımızda nihayet çevremizdekilere bakıyorduk… Ama onların işleri boşlayıp hayatlarını tamamen başka bir yola sokmalarını değil, diğer robota sahip olanların ne kadar mutlu “olabileceklerini” görüyordum. Belki rahata ereriz diye düşünüp ikinci robotu zar zor aldığımızda diğeri bir “ihtiyaç sahibi”ne verildi…
Bu arada ben de Biyoloji Bölümü’nü bitirmiş, Tıp’a kabul edilmiştim. Ve benim gibi genç olanlara ait düşünceleri yakından takip edebiliyordum. Günün insanına göre biz, insanlar üstün varlıklardık. Çalışmamalı, okumamalı, yorulmamalıydık. Her şey bize hizmet etmeliydi… İlk başlarda düşüncenin saçma olduğunu düşünsem bile zamanla bazı şeyler benim de aklımda yer etmeye başladı. Ve kısa sürede her şey üst üste gerçekleşti: Daha gelişmiş robotlar çıktı Dünya’nın dört bir yanında; artık şirketteki tüm işlerinizi sizin yerinize halledebiliyorlardı… Gençler için de öyle sistemler oluşturuldu ki, bilgi hiç zorlanmadan beyninize yerleştirilebiliyordu. Böyle “en büyük hazine” değersizleşti. Fakat hiç kimse –ben de dahil- işin bu yönünü görmüyordu… Bilgi elde edilse bile, onunla yapılacak hiçbir faaliyete gereksinim yoktu artık. İnsan insana değil hizmet yardım bile etmez hale gelmişti. Tüm gençlikle beraber ben de kendimi eğlence denen kuyu dibine doğru bırakmıştım. Hayatımda hiçbir şeye gerek yoktu artık… Bir kız çocuğu istememe rağmen bu idrak yüzünden evlenmedim… Yalnızca her istediğimi, istediğim anda yapmaya devam ettim.
Bir yıl sonra üniversiteyle birlikte hayallerimi tamamen bırakıp ayrı eve çıktım. Kendimi küçücük dünyama tamamen adadığımda başka hiçbir şey umurumda değildi artık… Gözlerim gerçeğe açıldığında yirmi sekiz yaşındaydım… Evde, uykusuzluğumu alıp götürüp hayatın “güzellikleri” daha da tatmama olanak sağlayacak hapı içmek üzereyken aldığım telefon ile arkadaşımın (!) evine gittim: İntihar etmişti… Arkasında bıraktığı küçük kağıtta ise tek keşlime yazılıydı: “Sıkıldım!”
Gerçi bizim için yeni bir olay değildi bu… Her gün onlarca genç sayılabilecek insan intihar ederdi. Fakat gözümün önünde bir hayalet gibi canlanan bu tek kelimeyle anladım ki, bu hikayeyi biliyordum;aynısını defalarca duymuştum geçmişte: Her şeye sahip olmanın doyumsuzluğuydu bu… Alınabilecekler elde edildiğinde, geriye tek çıkış kalıyordu… Zira insanlar ölümü de merak ederlerdi. Zaten ben de etmeye başlamamış mıydım? Sokaktaki yetişkin sayısı gittikçe azalmıyor muydu?
Uykusuz geceler geçirmeye devam ettim. Fakat bu kez ne eğlence için ne de haplar sayesindeydi bu… Yatağımda uzanmış, boş bakışlarla tavanı seyrederken birden yıllardır ailemle hiç haberleşmediğimi fark ettim. Oysa gecenin üçünde ne kadar kafamı zorlasam da onlara nasıl ulaşabileceğime dair hiçbir fikrim yoktu. Anılarım bile silikleşmişti… Hatırlamıyorum… Ne yapmıştım ben kendime böyle?Düşünceler, arkadaşı pişmanlığı da yanına alıp günlerce beni boğdular. Yaşamaya değer bir şey göremiyordum kendimde. Kendimi aksine ikna ettiğimde cevaba ulaşabilmiştim: Geçmişimi geri alamazdım, hatıralarımı da, ölen arkadaşlarımı da… Fakat başkalarının ölmesini engelleyebilirdim. Kendime ve başkalarına bir gelecek verebilirdim. Her zaman yeni hatıralara sahip olabilirdim…
Bunları fark ettiğimde anladım ki, ilk adımı geldiğim yerde, ülkemde atacaktım. Yapmaya karar verdiklerimin teknolojinin tüm nimetlerini (!) çöpe atmak anlamına gelme olasılığı umurumda bile değildi. Ben insanlığımızı kazanmak istiyordum…
Türkiye’ye dönüp bu yönde halka açık meydanlarda konuşmalar yapmaya başladım. Geçmişi, geleceği, doğruyu, yanlışı… Bildiğim ama unuttuğum her şeyi yeniden öğreniyor, başkalarına da öğretmeye çalışıyordum. Ve biliyordum ki, ülke seçimi konusunda akıllı davranmıştım. Çünkü biz geçmişimizden kolay vazgeçmiyorduk ve ona tutunmak kolaydı… Ben seminerlere devam ettikçe fikren yanıma çekebildiğim kişiler de bana yardım etmeye başladılar. Devrimimizin kapsamı arttıkça, bizi duyan insan sayısı da çoğalıyordu. Ve ben kendimi bulduğumda, ailem de beni buldu…
       Memlekete döndüğümden beri yıllardır meydan meydan, bazen de kapı kapı dolaşıp insanlara derdimi anlatmaya çalışıyorum. Ama yoruluyorum ama küçük düşüyorum. İnanır mısınız hiçbiri umurumda olmuyor. Çünkü anladım ki amaç bencillikten uzak, temiz olduğunda bedeninizi değil, kalbinizi hissetmeye başlıyorsunuz. Ve bu, benim uzun zamandır tadamadığım bir güzellik…