Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu: okyanus1659
Eser Sıra Numarası:210213eser01




                                                   BENİM ADIM OKYANUS1659
     Yeni bir güne uyanıyorum. Teknolojinin git gide bizi içine çektiği günlerden biri. Dünden, önceki günden hiçbir farkı yok. Yatağımdan ağır ağır kalkıyorum. Yetişmem gereken bir işim, geç kaldığım için dert anlatmam gereken bir patronum yok. Kahvaltımı hazırlamak için mutfağa geçiyorum. Elimde tabağım televizyonun karşısındaki koltuğa kuruluyorum. Takvim yapraklarından bir gün daha eksilirken ben bomboş bir güne başlıyorum. Elimi eteğimi çektiğim ütopik gibi görünen bu dünyada ben yeni acılara gebe oluyorum. Peki ya, sizce ben neden üzülüyorum? Herkes bu denli mutluyken, tüm ihtiyaçlarımız karşılanırken ve çalışmak zorunda değilken, ben neden mutsuzum? Dört duvarın arasında sıkışıp kalan beni, tül perde örtülü penceremin ardından izleyin.
Ben gözlerimi açtığımda dünya böyleydi. Gözümü açıp kapattığımda burada bulmadım ben kendimi. Yavaş yavaş ve geri dönüşü olmayan yollardan gelinmiş buralara. Ben eski zamanları annemden, babamdan dinledim hep ve hep o hiç yaşamadığım günlerin özlemini çektim. Teknoloji herkesi büyülerken beni ürküttü, bana hiç okunmamış masallardaki canavarlar kadar, korkuttu. Düşünür dururum bir çıkar yol bulacakmış gibi. Bir kurtuluşu varmış gibi. Nasıl olur da, insan bu kötülüğü yapar kendine? Ne diye sihirli bir kutuya bağımlı olur? Ne diye sarılmanın, sıcak dokunuşların yerini, ışıklar saçan, günden güne bizi yiyip bitiren, gittikçe küçülen, cebimize kadar giren bilgisayarlar, telefonlar alır? İnsan bunu kendine yapar mı? Yaparmış.
Hiç ay sonunu zorla getirmedim ben. Maaş günümü büyük bir sabırsızlıkla, uzun kuyrukların ardında beklemedim. Hiç alışverişe çıkmadım mesela. Gidip cebimdeki birkaç lirayla pazarda tezgah tezgah dolaşmadım. O bağırışların, çığırışların arasında kalmadım. Ağlayarak annesini arayan o küçük masum çocukları görmedim. Sokakta yürürken selamlaşabileceğim ahbaplarım hiç olmadı. Onlar hep telefonların, bizi öldüren radyasyonların, kilometrelerin ardında oldu. Sokakta gördüklerimden ise hep korktum, köşe bucak kaçtım. Onlar da benden kaçtı. Ben kaçtıkça sihirli kutulara bir kez daha sarıldım. Tezgahta çilek seçerken bir tanesini alıp ağzımıza atmanın, elimizin pembe pembe oluşunun tadına hiç varamadım.Hiç evin önünde çığlık çığlığa koşuşturan çocukların sesini duymadım ben. Zilime basıp kaçan olmadı. En cesur olan çocuklarımız da korkar oldu insanlardan. Olur ya, kaçırılırlar, belki de bir kuyuya düşerler. İhmaller başka bir ihmale sürükledi onları. Öyle ya karşı apartmandaki çocuk bilgisayarın başında oyunlar oynuyor. Eğlendiğini zannediyor. O hiç elini yüzünü kirleten çamurun içinde kalmadı ki; nereden bilsin eğlenmeyi, oynamayı.
Nerede şimdi o mahalle mahalle gezen, simit satan çocuklar? Nerede şimdi o soğuk kış gecelerini “Boza!” diye bağırışıyla ısıtan amcalar? O eski şarkılar nerede? Akordiyon çalarak evlerimizin önünden geçen sokak sanatçıları nerede? Bizi kollarının arasına alan, öpen, koklayan insanlar nerede? Sevmek, sevilmek nerede?Bana hiç kötülük yapan biri olmadı mesela. İnsan gördüğüm mü var? Ben kavga etmedim, sesimi yükseltmedim hiç. Canımı sıkan biri olsa, bir tuşla hayatımdan engelledim. Üzülmek, dertlenmek, acı çekmek ne bilmedim.
Bana hiç iyilik yapan biri olmadı mesela ya da iyilik yaptığım biri. Hiç o zevki yaşamadım. Kimsenin yüzünü güldürdüğümü göremedim. “Üzülme. Ben senin yanındayım.” deyip, kimsenin omzumda ağlamasına izin vermedim. Hiç aşık olmadım. Gece boyu ağlamadım ardından. Ben böyle mi insan oldum?
Bir kitap okuyorum bugünlerde içinde beni düşündüren bir cümle vardı. “Sen gidince, hep gökyüzüne bakar oldum. Parlak yıldızlarda gördüm seni. Bana umut oldun. Yokluğunda bile yoldaş oldun.” Diyordu. Bu cümleyi okuduktan sonra gidip pencereden gökyüzünü izledim. Kitaptaki cümlenin tam aksineydi. Sönüktü bu yıldızlar ve kimse görünmüyordu oralarda. Umut ise hâlâ gülümseyebilen bir delinin ağzından çıkan cümleler gibi samimiyetsiz ve yalan bir kelimeydi. Böyle bir dünyada anlamını yitirmişti.
Pencere demişken yine kalkıp gidiyorum. Usulca nefesimden buharlaşan cama yaklaşıyorum. Anne mirası ya; küçük bir kalp çiziyorum. Beni gülümseten tek şey bu. Ardından aşağıya bakıyorum. Birkaç insan var sokakta. Birbirlerinden kaçar gibi yürüyorlar. Yüzlerine dahi bakmıyorlar. Küçük bir tebessüm yok. “İyi günler.” Demek yok. Biliyorum ki, onlar her şeye rağmen mutlular. Evet onlar da gülüyorlar, fakat sadece siyah kutuların arkasına gizlenerek. Kimse görmüyor onların neşe katan, huzur veren gülüşlerini. Mutlu olduklarını, yaşadıklarını sanıyorlar. Yanılıyorlar.
Hep sorar dururum kendime. Niye insanlar o eski şarkıları, o eski insanları, sokak satıcılarını özlemez olmuş? Yalnızlığı ne diye bu kadar sever olmuşlar? Çalışmayan, bir işe yaramayan, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan küçük birer kukla gibiyiz. Çay, kurabiye kokan, kahkahalar atılan evleri, sobanın üstünde pişen kestaneleri hiç bilmeyiz. Şimdi biz sobanın üstündeki birer kestane misaliyiz. Usul usul yanıp kavrulan, yok olan.
Eskiden olsa böyle mi olurdu? Papatyalar mis kokar, bulutların beyazlığında kuşlar uçardı. Gemiler kıyıdan uzaklaşırken mendiller sallanırdı. Kucak açılırdı. Hıçkıra hıçkıra ağlanırdı. Sokaklar insan kokardı. Şimdi ise beton ve ölen ruhumuzun cesedi kokuyor.
 Güneş ağır ağır denize batıyor. Eskiden çayımıza bandırdığımız bisküviler gibi. Güneş dahi eskisi gibi değil. Tenimi, içimi ısıtmıyor. Sanki biraz daha yaralıyor. Koltuğa geri dönüp yatıp kıvrılıyorum. Dizlerimi karnıma bastırıp içimde kanayan yaralarımı durdurmaya çalışıyorum. Bu toz pembe görünen dünyada, karanlık bir odada dört duvarın arasında insan olduğumu hatırlatan gözyaşlarıma boğuluyorum.
      Teknoloji gelişti.Tüm gereksinimlerim karşılandı. Para kazanmak için kapı kapı dolaşmak zorunda kalmadım. Çalışmak ne bilmedim. Her şey yolunda sanıldı. Teknoloji her şeye yeter zannedildi ama yanıldığımız bir yer vardı. Teknoloji; sevmeye, sevilmeye, iyiliğe, kötülüğe, gülmeye, ağlamaya hükmedemedi. İnsanları yalnızlaştırıp öylece bıraktı. Fakirliği, zenginliği tadamadık. Sevap kazanmadık, günaha girmedik. Biz aslında cennet görünümlü bir cehenneme atıldık. Bir yanılsamaya bir halüsinasyano maruz kaldık. Kim bilir bir daha ne zaman küçük bir şeker verildi diye gülümseriz? Ruhumuz, vicdanımız, ömrümüz törpülendi, geriye sadece onların tozları kaldı. Bir de sadece yaşamak için atan kalbimiz.