Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu: mavi1535
Eser Sıra Numarası:020213eser01




                                                YENİ ÇAĞIN VEBASI: YALNIZLIK
         Susuyordu kadın. Ağlamaktan nemlenmiş gözleri kıpkırmızı olmuştu. Onu bu derece harap eden şeyin ne olduğunu hiç kimse bilmiyordu. Bazen kadın bile şüphe duyardı acısından, acısının nedeninden. Çok eskiydi zira acısı. Kalbinin bir parçası olmuştu, alışılmış kabullenilmiş bu acı. Yorgun gözleri boşluğa dalmış, incecik bilekleriyle oturduğu tabureyi tutuyordu. Korkuyor gibiydi. Düşmekten, kaybolmaktan, yeniden ayağa kalkamamaktan korkuyor gibiydi. Uzun simsiyah saçlarını lastik bir tokaya hapsetmişti. Ağlamadığı zamanlarda okşadığı, gözü gibi baktığı saçlarını derin bir acı anında fütursuzca bağlamıştı işte. Ve her nedense bu da kırmıştı kalbini. Saçları ona geçmişin bir hediyesi gibiydi, geriye dönüşünü, o güzel anları yeniden hatırlamasını sağlayan bir köprü gibiydi. O köprüyü yıkmaya yeltenmişti ve tabi ki başaramamıştı, yine! Vazgeçemiyordu çünkü geçmişten, geçmişin verdiği o tozlu histen vazgeçemiyordu işte. İnsanların saçlarını beğendiği, ekmek almak için bakkala onun gittiği o zamanlara dönmek istiyordu; annesinin turta yaptığı, ailece gürül gürül yanan sobanın etrafında toplaştıkları zamanlara dönmek… Bir aile olmanın isim ve kandan öteye gittiği, paylaşmak, yer yer ezmek ve yer yer ezilmek olduğu zamanlara dönmek… 

Asıl olanın her ne yapılırsa yapılsın birlikte yapmak olduğu zamanlara dönmek… Oysa insanlar ne kadar da yalnızlardı şimdi, ne kadar da hırçınlardı. Peki bunlar mıydı, insanların bu durumu muydu onu bu derece harap eden şey? Hayır, sanmıyordu. Tek başlarına bunlar olamazdı bu kadar acının sorumlusu. İnsanlar bu yalnızlaştırılmayı, bu kopuşu kabullenebiliyorlardı. Sanki yıllarca bunu beklemiş gibi yapılan her icatta her buluşta faydalanacak bir şeyler buluyorlardı. Oysa incelemek gerekmez miydi bulunanları, bir sırtlan gibi üstüne atlamadan önce. Yıllar yıllar önce o dahi, Einstein’ dı sanırım adı, bile pişman olmamış mıydı bulduğu atom bombasının nasıl kullanıldığını gördüğünde? Dememiş miydi bilseydim böyle olacağını paylaşmazdım insanlarla bu bilgiyi diye? Dahiler bile kolay kolay kabullenemiyorsa yaptıklarının sonuçlarını, kim alacaktı bugün yaşanan rezilliğin sorumluluğunu üstüne?        
   
İnsanlar hem çok dışarıdaydılar hem çok içeride. İnsanlara ulaşmak hem çok kolaydı son teknoloji cihazlar sayesinde hem çok zordu yine aynı teknoloji sebebiyle. Ne çocuklar tam çocuktu artık ne yaşlılar tam yaşlı. Yaşamak değildi onlarınki, üstlerinde son teknoloji ürünü ciltleriyle yalpalamaktı çakıllı bir yolda yalınayak.
Böyle olmuştu işte. Böyle olmuştu çünkü insanların gözleri doymuyordu bir türlü, yıllar hatta yüzyıllar geçse de doymayacaktı. Doyar mıydı hiç? Daha, daha fazlasına ulaşabilecekken elindekiyle yetinir miydi insanoğlu? Oysa anlamalıydı insanlar kendilerinden kaybettiklerini. Ciltlerinin parlaklığını arttırmak, saçlarını sağlamlaştırmak için ruhlarından kaybediyorlardı. Hangi insan ruhu kaldırabilirdi yüzlerce yıl yaşamayı? Ya da ne kadar dayanabilirdi böyle bir yaşama? Şüphe duymaz mıydı hiç, demez miydi özledim? Özlem, yıllar var ki insanlar böyle bir duygudan habersiz. Sebebi belirsiz, sadece kanıksadı insanlar bu duyarsızlaştırmayı, böyle özlemsiz yaşamayı. Oysa özlem diri tutar insanları. Neden yaşadıklarını, nasıl yaşamaları gerektiğini hatırlatır her nefes alışlarında. Özlem, yaşanacak güzel günlere hazırlık yapar, daha da güzel kılar o günleri.

Ve yine insanlar, yaşıyorlardı sorgulamadan, incelemeden. Öyle ki herkesin farklı bir ruhu olduğunu kabullenemiyorlardı. Robotlaşmaya başlamıştı ruhları, kalpleri korkudan ses çıkaramaz olmuştu. O güzelim kalplerden biri çırpınmaya başladığı anda; konuşmak, haykırmak istediği anda yerdi şamarı. Nasıl mı? Uyuşturularak. Günde üç öğün yemeklerle birlikte uyuşturularak.  Neticede tuz gibi, kekik gibi bir şey olmuştu antidepresan artık, artık her yemekte bir parça antidepresan olurdu zaten. İşin eğlenceli kısmı da burasıydı. İnsanlar yaşadıkları şehirleri, evlerini, bedenlerini ne kadar geliştirirlerse geliştirsinler ruhları hala aynı hastalıklarla savaşıyordu. İlaçları bile aynıydı sadece kullanım dozları değişiyordu ilaçların, gitgide artıyordu. 
 
Neden sonra kadın kendinde ayağa kalkacak gücü buldu. Yavaşça doğruldu, sanki ilk defa orada bulunuyormuş gibi etrafına bakındı. Sade bir odaydı burası. Camın kenarında kullanılmaktan pörsümüş bir okuma koltuğu vardı. Karşı duvar boydan boya kitaplıkla kaplıydı. İçerisinde eski Yunan edebiyatından egzotik Doğu masallarına kadar her çeşit kitap vardı. Bu kitapları defalarca okumuştu kadın. Neredeyse çoğunu ezbere bilirdi; ama yine de her seferinde aynı heyecanla başlardı okumaya. Ve aynı merakla bir günde bitirirdi çoğunu. Bazen okumazdı, sadece açar ve koklardı yapraklarını kitaplarının. Bu bile yeterdi sinirlerini yatıştırmaya. İnsanların e-kitap denen o şeyden ne anladıklarını hiç çözümleyemezdi. Çok tersti onun için e-kitap. Sonuçta her kitabın kendine göre bir kokusu olurdu, kendine göre bir duygusu…  Kapı tarafında küçük bir giysi dolabıyla ahşap bir sandık vardı. Güzel anılarını topladığı bir sandıktı bu. Annesinin ve babasının eşyalarıyla çocukluk oyuncakları vardı içinde. Ve tabi ki fotoğraflar. İnsanlar henüz zaman makinesini bulamamıştı ama onun zaman makinesi bu fotoğraflardı işte. 

Ve sonra anladı kadın. Dünya teknolojinin bu hızına ayak uyduranlar ve uyduramayanlar diye ayrılmıştı ikiye. Ayrılmıştı işte bir kere, var mıydı daha ötesi. İnsanlar seçimler yapıyor, yaşamlarına devam ediyorlardı işte. Kadınsa yaşamda seçimler yapmıyordu, sadece yaşamayı seçiyordu. Yaşamak, ama yaşamak gibi, tüm işi gücü bu olmalıydı, sadece yaşamak, salt bir yaşamak!

        Birden kalbi yırtılacak gibi oldu kadının. Taşıyamadı artık cılız bacakları bu ağır duyguları. Dizlerinin üstünde yere düştü kadın. Kusmaya başladı sonra. Tüm yaşanmışlıkları ve yaşan(a)mamışlıkları, tüm acıları, ötekileştirmeleri, yalnızlaştırmaları, tüm acıları kustu sırasıyla. Sonra baktı onlara. Daha da acıdı kalbi, yıllardır içindeydi bunların hepsi. Yıllarca kemirmişti bu duygular onu, canını yakmıştı. Teknoloji de neymiş? Kabullenilemeyen, bireyselleştiren icatlar yığını. Bu yığınlardı onu yalnızlaştıran, uzaklaştıran. Bu yığınlardı onu bir akıl hastanesinde yüzyıllar sonra gelecek olan bir ölümü beklemeye mecbur bırakan.