Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu: kalem9933
Eser Sıra Numarası:130213eser04



                                                   BEN İNSANIM..


         Hafta sonlarındaki alış-veriş merkezi kalabalıkları sanırım ülkemin her şehrinde ve hatta dünyanın belki de her yerinde aynı fabrikadan çıkmış gibi tekdüzedir. Zaten gün geçtikçe iyice hareketsizleşen boyunlarımız, vitrinlerin önünden renk- fiyat harmanlamalarıyla geçerken tek yönlü geçici sancılar yaşamaz mı? Özellikle teknolojide bitmek bilmeyen “tavan yapma” eğilimi en çok genç neslin ilgi odağı ve durağı değil midir? Her üst neslin kendinden sonraki nesillere belli bir yaşa geldiklerinde dudaklarını büküp  karşısındakini beğenmez veya yetersiz gören tavırlarıyla “Siz bizden daha şanslısınız. Bizim zamanımızda o elindeki olsaydı, ohooo.. Dünyaları fethederdik.” serzenişlerinin en büyük sebebi de aslında bugünkü gençliğin dünyayı fethedememe beceriksizliği değil, teknolojinin neredeyse bu kontrolden çıkmış hali, yenilenerek genişlemesidir.
Günlük hayatta kullanılan bir eşyanın daha nasıl çalıştığını iyice öğrenemeden bir yeni modelinin çıkması ilk bakışta insan hayatına işgücü, zaman tasarrufu ya da kendine daha çok vakit ayırıp özlemini duyduğu şeyleri yapma fırsatı doğuruyormuş gibi gelebilir. Fakat insan yalnızlığını teknolojiyle paylaşırsa ne kadar özgür, ne kadar dingin olabilir ki? Cep telefonuyla evdeki ocağı yakıp söndürebilen, bilgisayarın monitöründen evini, bahçesini gözetleyebilen, parmak hareketiyle televizyonu, ışıkları açıp kapayabilen insanlar gerçekten mutlu mudur? Yerinden kalkmadan her şeyi hizmetinde gören adam teknoloji çiftliğine bakıp övünüyor mudur mesela? Eğer öyleyse neden bugün bir önceki günden yalnızdır? Öz hayatında en yakınıyla bir simidi bile paylaşmayan insanlar varlığını kablolar ve sayılarla gösteren sanal ortamlarda, tanımadıkları insanlarla beğendiği, beğenmediği ne çok şey paylaşıyor. Yakın gelecekte teknolojinin insan düşüncesini okuyarak çalışıp gelişmesi fikri benim için herhangi bir bağımlılığın doz aşımından başkası değil. Yazdıklarım belki karamsar bir resim çıkardı ortaya. Ama öyle bir resim çizilecekse, onu ben çizmeliyim. Ellerimle, üstüm başım boya ve kir içinde; makineler, ekranlar değil. Koşarken yoran oyunları ben oynamalıyım. Yazılarımı, hele hele mektuplarımı ben yazmalıyım, parmaklarıma özgü harf kıvrımlarıyla. Müzik yapacaksam davulu ben çalmalıyım. Birebir efektlerle benzeşen enstrümanların sesi bir çipten değil, yanımda oturan arkadaşımın gitarından, kavalından, sazından gelmeli.
 
Muhakkak iyi bir şeydir teknoloji çağında yaşamak. Daha doğrusu onun gelişimine tanık olmak. Ne de olsa türlü çeşit hastalığın seyrinde, tedavisinde etkileri var. Ansiklopedilere sığmaz bilgiler bir hareketle önümüze seriliveriyor. Çantalarımıza, ceplerimize dünyaları sığdırabiliyoruz. İnsan ömrünü uzatmak için de çeşitli çarelere açılan kapı oluyor teknoloji. Fakat aynı zamanda güdümlü füzelerin, kıtaları, ülkeleri bir dokunuşta yok edebilecek silahların altyapısında, üst kapısında gene teknoloji var. Demek ki bizim doğamızda ne varsa onu da yüklemişiz teknolojiye. Karman çorman yani. Babam anlatırdı; 80’li yıllarda ilk uzaktan kumandalı televizyonu aldığında, büyükbabamın evi özellikle de cumartesi günleri kapıya kadar dolarmış. Hayret etmiş konu komşu önce. Ama günden güne de yayılmış evlerde, uzaktan kumandalı televizyon. Daha birkaç gün önce de ben, yine televizyonda uzaktan el hareketleriyle kumanda edilebilen ekran tanıtımına şahit oldum. Belki bir zaman sonra göz hareketlerine duyarlı olanları da çıkacak. Hatta çıkmıştır da sırasını bekliyor, kimbilir? Benim yerime her türlü şeyi yapabilecek makineler, teknolojik aletler, yazılımlar, çizilimler… Bu nasıl bir hayat olurdu ki? Düşünüyorum düşünüyorum, bir türlü ısınamıyorum. Bir yavanlık var bunda. Öyle bir reddediş yaşıyorum ki; her ne kadar bazı durumlarda çelişsem de kendimi böyle bir durumun bende yaratacağı rahatlığın kollarına bırakamıyorum. 
 
Düşüncelerimin değişmesi ya da pekişmesi için sadece iki günlüğüne teknolojiden kaçabileceğim bir yer olsaydı. Ne dersler, ödevler, ne radyo dalgaları, ne bilgisayar.. bütün bunların olmadığı bir sığınakta iki gün geçirseydim arar mıydım acaba? Diyorum ya, çelişik bir durum benimkisi. Ya da her gün biraz daha kaybolan samimiyetlerin, komşulukların, dostlukların, sevgilerin bir çaresine baksa ya bu teknoloji. Ben de barışırım belki onunla. Ama hiç de öyle olmayacak ve biz daha da yalnızlaşacağız. Bunun farkına varanlar hep bir adanın hayalini kuranlardır. O adada sevdiği üç şeyin arasında cep telefonu, kablosuz hatlar yoktur. Sadece fotoğraflar  alır yanına veya diğeri çelik çomak götürür çocuklarıyla oynamak için. Kimisi de başka bir hayal kurar, benim gibi. Birinci İnsanlık Savaşı’nda ezberletilmiş ve şarj edilmiş hareketler ordusuna karşı en ön cephede, elinde ucu sivriltilmiş bir kalemle teknoloji çöplüğüne karşı “İleriii!” diye bağırıyorum. Babam arkamdan koşturuyor. Annem “Kızım yapma!” diyor. 
 
       Ama ben gene de koşuyorum düşman üstüne. Bir cızırtılı ses geliyor ardımdan. Annemim plaklarından biri bu, tanıyorum. Orkestra bir oturuşta çalmış. Hepsi bir arada, o an çalıp söyleniyor şarkılar. Babamdan öğrenmiştim. Hücum kayıtmış bunun adı. Plak çalıyor ve çıtır çıtır ses geliyor müzikle beraber. Bir şömine yanıyor sanki. Hücum kayıt arkadaşları ahenkle çalarken, ben kalemimi havaya kaldırıp daha bir iştahla koşuyorum yerime göz diken makinelere karşı; “Hücuumm!”