Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu:kalem8250
Eser Sıra Numarası:250213eser02





                                                   ÇALINTI GELECEKLER

        ‘’Ben nereye gittimse bütün zulumlardı
          Bütün açlıklardı kavgalardı gördüğüm
          Kötülüklerin büsbütün egemen olduğu
          Namussuz bir çağ bu biliyorsun’’
                                           Cemal SÜREYA

      Kendi aklımız üzerinde tam kontrolü engelleyecek bir karanlık çökmüş de olsa üzerimize bu dünyaya bir amacı gerçekleştirmek için gelmiş olduğumuz fikri kendini hissettirmeyi başarıyor.Bu amacı keşfetmek oldukça zor,tutunabileceğimiz tüm dallar kesilmiş hatta yakılmış,küllerin peşinden savrulmak ise oldukça anlamsız.Haliyle amaçtan önce araç arayışına girişiyoruz;bize yol gösterecek bir araç.Somut ya da soyut oluşu farketmez.Soyut bir kavram olabilir bu;milliyet,vatan,insanlık,sevgi gibi.Yahut somut bir varlık;bir dost,bir evlat,bir miktar para belki de.Oysa tüm bunların lime lime edildiği,anlamının ayrımsanamayacak kadar karıştırıldığı,muhtemel rehberlerimizin ışığının alabildiğine söndürüldüğü bir çağdayız.Bu zorluğu birer nimet saydığımız varlıklar oluşturuyor sanki;dinlediğimiz müzikler,izlediğimiz filmler,okuduğumuz gazeteler…Tüm bunların aklımız üzerindeki kontrolü,bir kontrolün sağlandığını hissetmemizi engelleyecek kadar güçlü.Müziklerin zihnimizde oluşturduğu ideal yaşam imgesi,bu imgeyi görselleştiren filmler,bu imgenin gerçek olabileceğini anlatan kitaplar…

Tüm bu varlıklar amacımızı bulabilmek adına bir araç yahut araçlar aramaktan uzaklaştırıyor bizi;işleri bittiğinde tutunacak -somut ya da soyut- bir kavram kalmamış oluyor,kalmışsa bile ne anlama geldiğinden emin olamıyoruz.Süreya’nın ‘’Anıt sözü anıtları yıkmaktadır’’ lafzı bu kaosun bir özeti olsa gerek.Eskiden uğruna milyonların can verdiği vatan kavramı anlamını yitirmiş yahut yok olmuş oluyor.Varlığı mumla aranan sevgili divan şairlerinin sevgililerinin bile hiç olmadığı kadar nazlı,bir yoldaş ise hiç varolmamış çünkü hayali imgelerle etrafımıza örülen duvarlar içindeki ideal yaşam bunlara duyulan özlemin yerini çoktan kaplamış.Bireyin tüm dünyası yerle bir olmuş ancak enkaz yığını ona bir saray oluvermiş -Tac Mahal güzelliğinde-,var olmayan sevgilisi beyaz atlı prens oluvermiş –Genç Osman yiğitliğinde- ve nasıl bir yaşama sahip olmalıyım fikri aklının ucundan bile geçmiyor çünkü enkaz yığınından çıkmayı düşünmemiş bile.Artık geleceği çalınmış biri o,rüyaların yapıldığı maddeden olmaktan kabusların yapıldığı maddeden olmaya geçti zira;insanlığın geri kalanı gibi.  
Gövdelerinde koca bir delikle yaşayan ve bunun farkında bile olmayan fazla kalabalık bir insan topluluğuyuz.O deliğe teknolojinin nimetlerini tıkıştırırsak;insan olmanın amacını ve o amaca ulaşmanın araçlarını çoktan yitirmişken insan topluluğu olduğumuzdan söz edebilir miyiz?Kendimiz sürdürmemiz gereken yaşam serüvenini makinalar mı sürdürecek?Yaşamın en temel alametlerini –yemek yemek,yıkanmak gibi- bundan sonra mekanik araçlar mı gösterecek?İnsana insanlığı hatırlatan tüm kavramlar çürük duvarlar gibi bir bir yıkılıp un ufak edilirken seyirci kalan insanlık kendine insan olduğunu hatırlatabilecek en basit eylemleri de teknolojinin sırtına yüklerse dünyada yaşam öngörülenden çok daha önce bitmiş,kıyamet kopmuş demektir.’’Tüm medya araçlarının,değişken dünya koşullarının bizim adımıza yol haritası çizdiği bu karanlık çağda daha ne kadar dibe gömülebiliriz?’’ sorusunun cevabı bu olsa gerek:’’Haydi,teknolojiyi öyle bir biçime sokalım ki geriye bizden hiçbir şey kalmasın.’’Çoktan bizim adımıza belirlenmeye başlanmış yaşam tercihlerini değiştirebileceğimiz fikri,insanın en temel kendi karşılayabileceği fikriyle beraber tamamen yok olsun.Amacımızı keşfetmek ve bizi ona götürecek trend yol almak adına çalışmayı da kayıp zamana –asla izini sürmeyeceğimiz kayıp zamana- gömmeyi unutmayalım tabii.Zaten tutunabileceğimiz bir can simidi bulmak yeterince zorken ve akıntıya kapılmış giderken bizi biz yapan ihtiyaçları ve bunları giderme yeteliliğni atarsak;bizden geriye boş bir kabuk kalırsa akıntı bizi daha çabuk sürüklemez mi?Hem de Sezai Karakoç’un ‘’Fecir Devleti’’nin asla var olamayacağı bir yere?    
      İnsanın yaşayabileceği alternatiflerin sayısı neredeyse sıfıra indirgendi.Uğruna yaşanacak amaçlar,fedakarlık nesnesi olabilecek değerler,insanlığa duyulabilecek sevgi fersah fersah derinlerden bize el sallayan insanlık kırıntıları;bize rehberlik edebilecek yegane araçlar.Bu araçların varlığını ve belli belirsiz yardımını biraz zorlamayla duyumsayabiliriz çünkü kıyısından da olsa hala insanız;yemeğimizi kendimiz yiyoruz,kitap okumak istersek sayfalarını kendimiz çeviriyoruz,sorumluluklarımızı karşılamak adına çalışıyoruz.Tüm bunlar insanlığımızın son ve pek sağlam olmayan kaleleri artık birer yadigar.Geriye kalanları da teknolojiye emanet edersek –emanete hıyanet edeceğini bile bile- kalan insanlığımızı da öğütebilsin diye,geriye insan kalmaz,insanın çoktan yok olmaya yüz tutmuş,neredeyse hepsi hiçbir yere çıkmayan yaşam tercihleri de.