Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu: hayalperest3744
Eser Sıra Numarası: 020213eser03




                                                 NEREDEN NEREYE?
     Teknoloji, şımarık bir çocuk gibidir. Nerede, ne zaman duracağını bilmeyen bir afacan. Annesi veya babası onu durdurmaya çalışır; ama ne faydaki o her geçen gün biraz daha şımarık olmaya başlar. Günler geçer ve akıl almaz hale gelir. Öyle bir şey olur ki onu ne ev, ne dünya, ne de evren içine sığdırabilir. Hâlbuki her yeri saran bu afacan daha düne kadar annesinin karnın da sadece bir su tanesiydi, diye düşündürür. Ama ne çare ki o çoktan büyümüş ve güçlü insanların küçük sınırları, zayıf insanların büyük sınırları olmayı tercih etmiştir. Kimin yanında olacağını bilmeyen bir zavallı ismini almayı gurur saymıştır; gururun ne olduğunu bilmeden. Nasılsa kimse sormuyor benim de öğrenmeme gerek yok dermişçesine kapatmıştır kapısını herkese; herkes onu isterken. Öylesine sarılmışız ki topluca o şımarığa, kendini çok yükseklere taşımış. Aslında abartılacak hiçbir şeyi yokmuş. Onun yerini tutabilecek birçok çocuk varmış. Hem de onun gibi şımarık olmayan; sade, doğal, içten…
Biz doğallık, içtenlik değil abartı arıyormuşuz meğer hem kendimizde hem de cümlelerimizde. Tıpkı makyaj yapmayan bir bayana çok çirkin, makyaj yapan bir bayana çok güzel dememize benzemiş hayatımız. Bunu mu istemiştik biz noktalarımızda, virgüllerimizde… Bu muydu bizim doğru yolumuz? Bir oyuna benzemedi mi, şimdi. Önce yap tuşuna, sonra kur tuşuna ve en son olarak oynat tuşuna basıp sonumuzu karşıdan izlemek değildi düşüncelerimiz. Sadece sonumuzu beklemek asla. Onun içinde kendimiz olarak yer almaktı. Ama onu da beceremedik.
Biz hayatımızı normal bir otomobile değil, yarış arabasına bağladık. O kadar çok iş bulduk ki kendimize hayat bizimle birlikte yavaşlarmış gibi oldu ama biz farkında olmadan uçakla yolculuğa çıktı. Bizlerin uçaktan hiç korkmayacağını bilemedi. Yavaşlığa değil, hıza alışkın olduğumuzu unutturmuş gibiydi kelimeler. Cümlelerimizde o kadar kelime kullanmadığımız halde. Gerekte yoktu zaten. Herkes kendini yorarken susmak değil miydi, karşındakine verebileceğin en güzel mesaj. Ona bakmak onun gözlerinde kişiliğini görebilmek. Bunun için yapmışlar sanırdık aptal kutularını. Her zamanki gibi bir yanılgı.
Kim sizi üzebilir bu kadar, bu şımarıktan başka. Sizi kader başlığı altında sevdiklerinizden ayırmamış mıydı? Şimdi nerede küçük ama içi dopdolu olan dünyamız? Dışarıyı unutturmamış mıydı, bize bu şımarık. Dışarı çıkmaktan söz etmiyorum. Sadece camın kenarına geçip uzaktan dışarıya bakmak. Camın saydamlığından rengârenk evleri, dükkânları, ağaçları görmek. Ya da bu şımarığın hızına yetişmek için günlerce haftalarca bir bahçenin içinde hapis hayatı sürer gibi çalışan insanları görmek. Camı açıp kuş cıvıltılarını, onların kanat çırpışlarını duymak, ağaçların bize doğru üflediği güzelim havayı ciğerlerimize çekmeyi bile zor bulduk. 
Öyle evler aldık ki, kaç kat olduğunu bile bilmediğimiz. Onun içine sığdıramadık kendimizi. Neden? Çünkü biz o evin tamamıyla değil, bir odasıyla yaşadık. O odanın dışına çıkmaya üşenir olduk. Bir elimizde telefon, bir elimizde içerisinde ne olduğunu bile bilmediğimiz içecekler, önümüzde ise bir bilgisayar. 
      Sadece bilgisayar olsa yine iyi. O bilgisayarın içinde bizi bizden ayıran, arkadaşlarımızın mimiklerini unutturan internet vardı.Geçmişimizi unutturup geleceğimize kurşun bir kalem kıran internet…İşte hâkim görevini de aldı ve sonumuzu getirdi.