Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu:eda1005
Eser Sıra Numarası:240213eser08




                                                                 BUGÜN
     Yüzümde dans eden güneş ışınlarını hissediyorum önce. Açmıyorum gözlerimi. Bu sıcak, tatlı hissin içime işlemesini bekliyorum. Nasıl olsa zamanım bol. Kıpır kıpır oluyor içim. Özlenen bir dosta kavuşmuş gibiyim. Derin bir iç çekiyorum. Kollarımı gererken, yavaşça açıyorum gözlerimi. Güzel bir gün. Parlak, sıcak, beyaz…
Beyaz? Evet. Her  yer beyaz. Odam boş ve beyaz. Tabii ki her zamanki gibi ben uyanmadan önce hazırlanmış, masamın üzerinde duran kahvaltım hariç. Beyazı severim. Ama bu beyaz; huzur veren, saflığı simgeleyen beyaz değil sanki. İnsanı boğan, sıkan, bir hiç olduğunu, adi bir tokat gibi insanın suratına vuran koyu bir beyaz. Ve ben yalnızım. Uyuşmuş beynim açılmaya başlıyor. Kulak kesiliyorum. Kuş cıvıltıları ya da sohbet eden insan sesleri yine yok… “Tırrrr, tak-tak-tak, ding-dong, fışşş, zong-zong”  sadece makine sesleri. Aynanın karşısına geçiyorum. Saatlerce boş boş bakıyorum aynaya. Okul yok, iş yok, ödev yok… İyi de ne yapacağım ben şimdi? Pencereyi açmayı düşünüyorum. Sonra vazgeçiyorum. O pis dumanı içeriye almak istemiyorum. Hazırlanıp dışarıya çıkıyorum. Gezmek istiyorum. Geziyorum da sözde. İyi de gezecek yer yok ki. Her yer beton yığını. Gölgesine sığınacağımız bir ağaç bile yok. Parkta çimlere uzanıp kitap okumak istiyorum. 
Peki nerede bu park? Mars’ta mı? Etrafıma bakıyorum bir kez daha. İnsanlar ne kadar da tembelleşmiş. Birbirleriyle konuşmaya bile üşenir olmuşlar. Bitkin, yorgun hepsi. Gerçi sokakta insandan çok makine var ama olsun. Hiç olmazsa bazıları dışarıya çıkıyor. Onlar da benim gibi eskiyi özlüyorlar mıdır acaba, diye düşünüyorum. Kafamı kaldırıp, gökyüzüne bakıyorum sonra. Nereye gitmiş o beyaz bulutlar? Neden her yer kapkara? Yoksa şu koca betonlardan çıkan kara dumanlar yüzünden mi? Boğuluyorum dışarıda. Eve atıyorum kendimi. Bir şeyler yapmak istiyorum. Ama ne? Yemek yapmak istiyorum bir an. Babamın en sevdiği yemeği pişirip ona sürpriz yapmak istiyorum. Mutfağa koşuyorum. Yemek hazır! Robotlar! Kızıyorum onlara. İnatla babamın en sevdiği yemeği ben yapmak istiyorum. Sonra dank ediyor acı gerçek bir anda. Babam gitti. Acaba bir dünyada yaşamak ister miydi babam diye düşünmeden edemiyorum. Yemekten bir kaşık alıyorum. Yapay bir tadı var. Bırakıyorum kaşığı…
Neden böyle olduğuna anlam veremiyorum. Neden ben de herkes gibi alışamadım diye soruyorum kendime. Sonra odama kapanıp saatlerce ağlıyorum. Yılların özlemi bir kar gibi yakıyor yüreğimi. Eski günleri hatırlıyorum. Okula giderken mızmızlanmalarımı, tırmandığım ağaçları, ufak bir şey yüzünden bile kardeşimle olan atışmalarımı, koşuşturucu, yorucu günleri ve geceleri huzurlu olan uykularımı. O zamanlar bana işkence gibi gelen şeyler bugün benim hayallerim olmuş. Ne acı!
      Konuşmayı özlüyorum, yorulmayı, çalışmayı, yürümeyi, mutlu olmayı, ailemi, küçük kız kardeşimi, babamı, sıcacık evimi özlüyorum. Sırf onu sevmemi, büyütmemi engelledikleri için evlenme, anne olma hayallerimin üzerini koyu bir kalemle çiziyorum. Ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum… yorgunluktan bitap düşüp yatağa yığılıyorum. Göz kapaklarım uykuya teslim olmadan önce tek bir şey; tüm bunların kabus olmasını diliyorum, 30 yıldır her gece dilediğim gibi…