Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu:çiçek1823
Eser Sıra Numarası:250213eser07




                                                    CANIMA KAN VERDİM
     Yıl, 2040’lar…Hatırlar mısınız eskiden su almak için testilerle dere kenarına inen kızlar olurdu. Ya da testisi omzunda çeşmeye giden…Şimdi mi? Şimdi testi mi var ki? Ya da dere kenarına inen kaldı mı ki? Eskiden pikniğe gidermiş insanlar dere kenarına; örtü sararlarmış yere, mangal yakarlarmış, gülüp oynarlarmış. İşte ben o günleri özledim. Eski mahalle kokusunu özledim ben. Sabahları kalktı mı komşusunun halini hatırını soran insanları, simitçi diye bağırarak sokak aralarında dolaşanları, kavga eden Çingeneleri, çiçek satan kadınları, altın günü yapan mahalledeki ablaları, top oynayan çocukları, polisin kovaladığı seyyar satıcıları özledim ben. Dolmuşları özledim; zar zor dolmuşta ayakta gitmeyi, teyzelere amcalara yer vermeyi, şoföre para uzatmayı, para üstü almayı… Sorunlarımız vardı ama insan ilişkileri de vardı. Birbirimizin ruhlarına dokunurduk. Şimdi bırakın dolmuşu, mahalleyi; okul bile yok ortada. Artık herkes ne görüp ne öğreniyorsa evinde görüp öğreniyor. Senin bir yerlere gitmene gerek yok. İste; o senin ayağına geliyor. Yani anlayacağınız teknoloji her ihtiyacımızı karşılıyor.
Teknolojinin gelişmesiyle hayatımız çok değişti. Sabahları mekanik bir sesle uyanıyoruz artık. Adına saat demişiz biz insanlar. Duyduğuma göre çok eskiden; insanlar horozların sesiyle uyanıyorlarmış, onların sesiyle günleri başlıyormuş, onlar ötünce güneş doluyormuş evlere. Merak ediyorum hep; acaba o günlerde yaşasaydım nasıl olurdu diye… Şimdiyse sabahları kahvemi içmek için bana yetiyor tek bir düğme. Hemen yanıma geliyor kahve ya da su ya da her neyse… Dışarı çıkarken bağacıklarımı bağlamama gerek yok, benim yerime yapıyor nasıl olsa makine. Dışarı çıktığımda temiz havayı ciğerlerime doldurmak, çiçeklerin kokusunu içime çekmek, masmavi gökyüzüne selam vermek istiyorum. Ama ne içime çekeceğim temiz bir hava ne rengârenk çiçekler ne de selam vereceğim mavi bir gökyüzü var. Okuduğum kitaplardan zihnimin ağlarına takılmış birkaç kelime var aklımda. Daha önce hiç bilmediğim, yeni öğrendiğim…Örneğin papatya falı; Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor… Geçen gün ben de yaptım bu falı, seviyor çıktı! İlginç olansa bu kadar ufak bir eylemin, beni mutlu etmeseydi. Ama insanların bu hayatta tutunacak bir dala ihtiyaçları var. Bunun en belirgin örneği papatyalar. “Papatyalar asla yalan söylemez, onlar yalan konuşmayı sevmez.” Belki bir kitaptan, belki de bir filmden aklımda kalan bu cümle, insanların neden bu fala bu denli güvendiklerini açıklıyor bence. Umut…
Ben doğaya yakın olmayı seviyorum. Bu sevgim gerekçesiyle de evimin yan tarafına kendime ait küçük bir orman yaptırdım. Birkaç ağaca “orman” diyorum. “Orman” yok olalı yıllar oldu çünkü. Ağaçlar gerçek, yapay değil. Hatta ormanın içine zararsız hayvanlardan koydum, çeşit çeşit bitki türlerinin olması için elimden geleni yaptım. Çiçeklerin hepsini kendim diktim, büyüttüm, emek verdim. Ama en önemlisi onları sevdim. Bazen; bu teknolojiden bunaldığım zamanlar oraya gidiyorum. Çünkü; doğaya yakın olmak bana huzur veriyor ve tüm o canlıların yanında kendimi daha çok yaşıyor gibi hissediyorum. Oradayken yaşadığımın farkına varıyorum. Bir damlanın yaprağın üzerine düşerken çıkardığı ses kadar hassas, narin ve muhteşem bir ses daha olabilir mi? Örümceklerin özenle ağlarını işlemesi, yılanların zarif hareketlerle ve sessizce hareket etmesi, kuşların özenle ve sabırla yuvalarını yapması… Oradaki tüm canlıların ortak bir noktası var sanki. Hiçbiri ne olursa olsun, hiçbir zaman pes etmiyorlar. Sürekli çabalıyorlar ve bence onlar gerçekten yaşıyorlar. Onlar doğanın bir parçası ve kendilerini korumak için de yaşamak için de doğayı kullanıyorlar. Doğa bir bütün. Hiçbir zaman bozulmayacak bir bütün.
Canlılardan artan vaktimi kağıtlar arasındaki dünyaya veriyorum. Kelimeler benim hayatımın kilit noktası. Onlarla oynamayı, onları kullanmayı, değiştirmeyi, kısacası onlarla vakit geçirmeyi seviyorum. Kelimelerin yardımıyla kendime yeni bir dünya kuruyorum. Kurduğum dünyalarda geziniyorum, onları zihnime kazıyorum. Yazdığım romanlarla bir bütün oluyorum. Bu arada “yazar” oldum. Eskiden yazmazdım. Şimdi yazıyorum. Bir ağaçkakanı ağaç delerken gördüğümde bile bunu kağıda dökmek istiyorum. Onun belli bir ritimle ağaca vurması, kafasının yaptığı hareketler… Ya da lunaparka gidiyorum. İnsan gökyüzüne yakınken neler hissediyor, yüksekte olmak nasıl bir duygu, bulutları gözlerimizle yakalamaya çalışmanın güzelliği, temiz hava kokusu… Dönme dolaptayken hissettiklerimi bile kağıda dökmek, kalemle paylaşmak istiyorum. Kendimle baş başa kalıp, yazdığım dünyadaki kalabalıkla yüzleşmek bana hem mutluluk hem de huzur veriyor. Ya saatlerce kendi dünyamda geziniyorum ya da başkalarının kurduğu dünyalarda gezinerek yeni yerler keşfediyor, yeni gizemleri çözüyorum. Okuduğum ya da yazdığım her şey benim bir parçam. Ve ben bu parçamı seviyorum.
      Yapmak istediklerim, yaptıklarım, yapacaklarım…Hepsi bir dağ olmuş duruyor karşımda. Her şeyim tamam olabilir, hiç eksiğim, ihtiyaç duyduğum bir şey yok gibi gözükebilir. Ama biliyorum ki insanoğlu sürekli daha fazlasını ister. Ne yapılırsa yapılsın ona yetmez. Hiçbir şey insan için tam olarak bitmez. Hiçbir şey insanların gereksinimlerinin hepsini karşılayamaz. Teknoloji bile…Etrafımdaki her şey teknolojinin bir parçası olsa da; ben her şeyimin teknoloji olmasına izin vermem. Benim dünyam bana yetiyor. Kelimelerim, kitaplarım, ormanım, dostlarım ve hayallerim…İyi ki varsın teknoloji, iyi ki varsın bilim. Seninle yaşadığımı anladım. “Yaş” olan dünyamı “yaşayan” yaptım.Kalbimin her atışını duyabiliyor, kanımın her akışını hissediyorum. Eskiden “in” miydik “cin” miydik sanıyordum. Şimdi “insan” oldum.