Konusu " Eğer teknolojinin tüm gereksinimlerinizi karşıladığı, çalışmak zorunda olmadığınız bir dünyada yaşıyor olsaydınız, yaşam seçimleriniz neler olurdu? "

Yazar Rumuzu:bisiklet1212
Eser Sıra Numarası:240213eser19



                                                                 ODA

    Odadaki çekyatlardan birinde ben oturuyordum, karşısındaki çekyatta da Fyodor Mihayloviç Dostoyevski oturuyordu. Edepsiz şeylermişiz gibi bakıp bakıp kaçıştırıyorduk gözlerimizi birbirimizden, ama ciddiyetten taviz vermiyorduk. Bu öyle sinir bozucu bir ciddiyetti ki. ikimizde nefret ediyorduk, bir türlü kurtulamıyorduk bundan.

Pas parlak alnıyla Sokrates belirdi kapı ağzında.Öyle amansız adama benzemiyordu ama savaşçıydı bir yandan. Elinde baldıran denen bir tür zehirle dolu, bir kadeh vardı; onu yakınında bulduğu bir sehpaya bıraktı. Sonra odanın içinde bir ileri bir geri yürümeye başladı. Üçüncü kişiyi bulmanın sevincinden olacak belki, Dostoyevski’nin içi içine sığmıyordu. “Ne o Sokrates" dedi, "sen de yaşamaya mı ihtiyaç duydun yoksa?” Sokrates adımlamayı keserek ona döndü. "Ölülerin bir şeye ihtiyaç duyması aklınıza yatıyor mu bilemem ama sizin bana ihtiyaç duymanız mümkün olabilir belki. Bay Mihaylo.’'. “Ben de basbayağı bir ölüyüm” dedi Bay Mihaylo. “Burda ihtiyaçları şu çocuk duyuyor, öyle sanıyorum.” dedi beni göstererek. Sokrates hemen benim tarafıma döndü, göz göze geldik.

-    Ah, demek bize ihtiyaç duyuyorsun çocuk, dedi. Sen biliyor musun ihtiyaç ne demektir?

-    Öyle bir şey yoktur efendim, dedim.

-    Bir devleti oluşturan şeydir ihtiyaç. İnsan karşılanan ihtiyaçları ölçüsünde mutludur. Yani refah buradadır.

-    Sokrates, ben böyle görmüyorum, dedim. Eğer bugün olduğu gibi ihtiyaçlarımızın tamamı karşılanıyorsa ve bunu bize başka bir güç sağlıyorsa insan bunu anlasa da anlamasa da işi bitmiş demektir. Yani görevini tamamlamıştır artık ve elinde birçok şey yapmak gücü bulunsa da. düşünen bir varlık olarak içinden gelen, hiçbir şey yapmamaktır

-Bunu anlamıyorum çocuk, bunu biraz açabilirsin, dedi.

-Masa oyunlarını düşünelim, dedim. Örneğin dört oyuncunun bulunduğu, kazananı ihtimallere göre iki tane zarın belirleyeceği bir oyunda oyuncular şansa ihtiyaç duymaz mı?

-    Elbette, dedi Sokrates, oyuncular bunun heyecanıyla toplanmışlardır masanın etrafına.

-    Evet, bunun için toplanmışlardır, dedim, söyle o zaman Sokrates, bu oyuncuların şansa duyduğu ihtiyaç karşılandığında, yani ihtimallerin daha evvelden açıklanarak kazananın ve kaybedenlerin bilinebilmesi gibi işi tatsız tuzsuz hale getiren mükemmel yöntemler icat edildiğinde kim neden toplansın ki masanın etrafına?

-    Her şey buna benzemez çocuk, sen bilmiyorsun, dedi Sokrates.

Bu sırada Dostoyevski oturduğu yerden fırlayıp Sokrates’in yanına gelmişti. “Bırak bu saçmaları Sokrates” dedi. “Zeus aşkına, savunduğun şeyin yüceliğine neden inanıyorsun bu kadar?” Sonra aralarında tartışmaya başladılar. Söyledikleri gerçekten önemsizdi, çünkü sonucu değiştirmiyorlardı. Birbirlerini reddediyor, sonra bunu yersiz bulup birbirlerine kızmak ve kızmak istiyorlardı. Kendi uydurduğum bir filmi izliyor gibiydim. Dostoyevski’yi düşünmüştüm, odaya getirtmiştim. Sokrates’i düşünmüştüm, o da gelmişti. Onlarla konuşmuştum da. Fakat bu yaptığım hiçbir çıkarıma fırsat vermeyen, bu insanlarla ilgili bildiklerimin ötesinde bir şey bulamayacağım saçma sapan kurgulardı. Bir şeyi bulmak istiyordum. Gerçekten benim fikrim olsaydı bir şey ve ne olursa olsaydı aslında.

Tekrar Sokrates’i düşündüm; AtinalInın felsefeye karşı işlediği günahı, yani zehri zevkle içen süvariyi! Süvari! Bu gerçekten çok ilginçti. Yani ölümü isteyebilmek fikri. Heyecandan olabilir fakat korkudan değil, bu ilginç şeyi fark edebilmek gözlerimi yaşarttı. Hatta bu bir fikre dönüştü bile diyebilirim. - Tartışmayı sürdürüyorlardı. Günümüz şartları uygun mudur, değil midir ? - Sehpanın üstündeki kadehi kaptım ve ayağa fırladım. “Böylesi yerde herkes bildiklerine içer efendiler” dedim. “Ama ben bir tuhafım bazen,neyi bilmiyormuşum göstereceğim şimdi kendime.” Tek seferde diplediııı baldıran kadehini. Adamlar durmuş bana bakıyorlardı. Mantıksız mıydı bu? Tek gayem bir süreliğine bardağı boş görmek olamazdı. Bana hiçbir tat vermeyen, zaten varlığından da emin olamadığım yaşamaya karşı hiçbir istek duymadan bekledim. (Çünkü yaşamak istesem kurtulurdum herhalde baldıranın tesirinden. [Tabi tesir. Boynumun kütüğünde tatlı bir bıkkınlığı fark ettim ] Belki de tüm mesele, hatta tüm eğlence ölüme ihtiyaç duymaktı artık.Öyle ya, ölmek için gereken teknolojiyi ben zaten doğalca sağlıyordum.) Zehrin vücudumda yayılışını zevkle takip ettim. Mihayloviç yanıma oturdu. “Kendimi hatıranıza bağışlarım, bayım, yemin ederim” dedi.

     Gözleri parıldıyordu. Sokrates'te duygulanmıştı sanki. İnsanların farkında olmadan sürüklendiği şeyin altına ben göstermelik bir bedelle imzamı atıyordum; ben bu devirde harıl harıl düşünen adamların yavaştan kararmaya başladığı odada birkaç dakikalık bu yaşam biçiminin tadını çıkartıyordum.



önceki eser / sonraki eser